Darwinistler, mide asitlerinden korunmak için midedeki gibi bir katmana sahip olmayan onikiparmak bağırsağı için, pankreasın bikarbonat molekülü üreterek bu bölgeye gönderdiğini, böylece mide asidinin etkisiz hale gelerek, onikiparmak bağırsağının korunduğunu düşünmezler.

Darwinistler, incebağırsağın, içinde bulunan kıvrımlar ve bu kıvrımların üzerinde bulunan mikro pompalar sayesinde, yaklaşık iki küçük tenis kortunun toplam alanına denk gelen bir yüzey alanına (300m2) sahip olduğunu ve bu büyüklüğün, bükülerek, katlanarak paketlenmiş bir halde insan karnının içine yerleştirilmiş olduğunu düşünmezler.

Darwinistler, kanın pıhtılaşması mekanizmasında görev yapan, eksikliğinde, insanı ölüme götürecek sonuçlar ortaya çıkabilen son derece önemli bir vitamin olan K vitamininin, doğada insan bedeninin ihtiyaç duyduğu şekilde bulunmadığını, insan vücudunun bu vitamini kendi kullanabileceği hale getirmesi gerektiğini, bunun için de bağırsaklarda bulunan özel bakterilerin, K vitaminini bir dizi işlemden geçirip rafine ederek insanın kullanabileceği hale getirdiğini, böyle bir sistemin asla tesadüfen oluşamayacağını düşünmezler.

Darwinistler, ördeklerin suyun yüzeyinde kalmalarını sağlayan sebebin havayı vücutlarında taşımalarının olduğunu, vücutlarında küçük balonlara benzeyen hava kesecikleri bulunduğunu, ördeğin suya dalmak isteğinde bu hava keseciklerindeki havayı dışarıya boşattığını, bu özelliklerin ördeğe, tüm varlıkları yaratan Yüce Allah tarafından verilmiş olduğunu düşünmezler.

Darwinistler, 0,5 hektarlık bir çiftlik toprağında, yaklaşık olarak birkaç ton bakteri ve 1 ton mantar, 100 kg tek hücreli protozoan hayvanı, yaklaşık 50 kg maya ve aynı miktarda alg (su yosunu) bulunduğunu, bu varlıkların her birinin yaşadıkları topraklara oldukça büyük faydalar sağladıklarını ve son derece kompleks olduklarını düşünmezler.

Darwinistler, 1.5-2 kg ağırlığındaki bir et kütlesi olan karaciğerin, kan yoluyla tüm besin maddelerini işlenmemiş olarak alıp; çeşitli kimyasal tepkimelerden geçirerek, vücudun diğer hücrelerine faydalı olacağını bildiği yapıtaşlarına dönüştürmesinin başlı başına bir mucize olduğunu düşünmezler.

Darwinistler, canımızın istediği her türlü yiyeceği yerken, karaciğerin bu yiyecekleri hücrelerimizin kullanabileceği enerji olan şekere yani glikoza dönüştürdüğünü, fazla şekeri yağa çevirerek depoladığını, üstelik ilk insandan bu yana trilyonlarca karaciğer hücresinin aynı şuur ve ilimle hiç şaşırmadan bu işlemi yapmakta olduğunu düşünmezler.

Darwinistler, kanın karaciğere dışarıdan gelmesine rağmen, karaciğer hücrelerinin kanın yapısını son derece iyi tanıdıklarını, içeriğinin ne olması gerektiğini çok iyi bildiklerini, eğer kanın içinde eksik maddeler varsa bu maddeleri temin ettiklerini, kanda olması gerekenden fazla bir madde varsa bu maddeyi depoladıklarını, kısacası karaciğer hücrelerinin görevlerini eksiksizce yerine getirebilecek bir uzmanlığa sahip olduklarını düşünmezler.

Darwinistler, karaciğerdeki kılcal damar çeperlerinin koruyucu bazal tabakadan yoksun olmasının ne kadar önemli olduğunu, bu sayede, damarlardan gelen kanın hemen bir sünger gibi emilerek karaciğer hücrelerinde işlenip, vücuda oldukça hızlı ve eksiksiz olarak iletildiğini düşünmezler.

Darwinistler, karaciğer hücreleri olan epitel ve bağ dokusu hücrelerinin büyük bir disiplin içinde, görevlerini karıştırmadan ve aksatmadan, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirdiklerini ve bu disiplinli çalışma sisteminde meydana gelebilecek bir bozulmanın insan için ölüm anlamına geldiğini, örneğin karaciğer hücrelerinin glikozu depolamaktan birdenbire vazgeçerlerse, vücuda besin girmediği anlarda hücrelerin enerji yetersizliğinden görevlerini yapamayacağını ve beyin hücrelerinin çalışmayacağını, bunun da ölüme veya kalıcı sakatlıklara sebep olacağını düşünmezler.

Darwinistler, geçirgen bir yapıya sahip olan karaciğerin, glisson kapsülü diye adlandırılan şeffaf bir bağ dokusu (ince zar) ile kaplı olduğunu, böylece sıvı dolu karaciğerin içerdiği karışımların dışarı sızmasının engellendiğini düşünmezler.

Darwinistler, 1.5-2 kg. ağırlığında bir et parçası olan karaciğerin içinde, milyonlarca mikro kanalcığın, sayısız kılcal damarın ve kanı rafine edecek binlerce hücrenin nasıl düzenli, birbirlerinin görevlerini aksatmayacak şekilde çalıştıklarını, nasıl aralarında işbölümü yaptıklarını ve bu işbölümünün kusursuz şekilde işlediğini düşünmezler.

Darwinistler, karaciğerin bulunduğu yerden vücudumuzdaki dolaşım, sindirim, boşaltım sistemleri gibi farklı bölümlerde gerçekleşen faaliyetlerin tümünden haberdar olduğunu, örneğin sindirim sistemine giren yağların çözülemeyeceğini önceden bilip, bu yağların parçalanması ve sindirilmesi için gerekecek kimyasal madde olan safra salgısını laboratuvarında üretip depoladığını, daha sonra aldığı emirle, safra salgısını tam ve gerekli olduğu anda yağlı besinlerin üzerine gönderdiğini düşünmezler.

Darwinistler, eğer kan yoluyla karaciğere gelen zararlı maddeler, Kupffer hücrelerince fark edilip "fagositoz" denilen sindirme yöntemiyle yutulmasaydı, vücutta sürekli olarak birçok hastalığın ortaya çıkacağını ve bağışıklık sisteminin tamamının sürekli olarak faaliyet halinde olacağını, bunun da bizim kendimizi sürekli hasta ve yorgun hissetmemize neden olacağını düşünmezler.

Darwinistler, evrimciler tarafından "maymun adam" gibi gösterilmeye çalışılan Neandertal ırkının, müzik aletleri yaptığını, giyim-kuşam zevkine ve bir sanat anlayışına sahip olduğunu, dolayısıyla günümüz insanlarından farksız olduğunu düşünmezler.

Darwinistler, evrimci bilim adamlarının, tek hücreden çok hücreye ve ardından maymundan insana doğru uzayan sözde evrim sürecini açıklayabilmek için, tarihin gelişimini de senaryolaştırmış olduklarını, bunun için sözde ‘ilkel insan’ın yaşam şeklini açıklayan "mağara devri", "taş devri" gibi hayali dönemler uydurduklarını, oysa insanın ilk yaratıldığı andan itibaren insan olarak varlığını sürdürdüğünü ve dolayısıyla üstün bir bilinç, yetenek ve kültür ile var olduğunu düşünmezler.

Darwinistler, "ilkel mağara adamları" olarak tanıtılan insanların, gerçekte günümüz insanlarını aratmayacak bir yeteneğe, sanat gücüne ve estetik anlayışına sahip olduklarını düşünmezler.

Darwinistler, geçmişten günümüze kalan izlerin, insanların, tarihin her döneminde kültürleriyle ve sosyal yaşamlarıyla medeni bir hayat sürdüklerini gösterdiğini, arkeolojik kazılarda bulunan aletlerin, dikiş iğnelerinin, flüt kalıntılarının, süs eşyalarının, dekorasyon malzemelerinin, geçmiş insanların kültürel olarak gelişmiş bir yaşam sürdüklerinin kanıtı olduğunu düşünmezler.

Darwinistler, evrimcilerin sözde taş devri olarak nitelendirdikleri dönemde insanların binalar inşa ettiklerini, mutfaklarında yemek pişirdiklerini, aileleriyle sohbet ettiklerini, komşu ziyaretlerine gittiklerini, terzilere kıyafetler diktirdiklerini, doktorlara tedavi olduklarını, müzikle ilgilendiklerini, resimle uğraştıklarını, heykel yaptıklarını, ibadetlerini yerine getirdiklerini, gönderilmiş elçilerin tebliğlerini dinlediklerini kısaca günümüzdekine benzer normal bir yaşam sürdüklerini düşünmezler.

Darwinistler, hayali insanlık tarihini anlatan evrimcilerin yontma taş devrinden bahsederken o döneme ait aletlerin veya kalıntıların mükemmel şekilde sivriltilmiş, kusursuz biçimde yontularak şekillendirilmiş olduğunu ve o dönem insanlarının nasıl böyle bir sanat anlayışına ve teknik yeteneğe sahip olabildikleri konusuna açıklamasız olduklarını düşünmezler.

Darwinistler, on binlerce yıl öncesine ait bileziklerin, küpelerin, kolyelerin, kürelerin taş kullanılarak yapılamayacağını, taşı yontup şekillendirmenin çok zor bir iş olduğunu, taşı taşa sürterek, mükemmel düzgünlükte ve sivrilikte kesilmiş aletler elde etmenin mümkün olmadığını, granit, bazalt ya da dolerit benzeri sert taşların, parçalanıp dağılmadan, ağaç hamuru gibi incecik kesilmesinin ancak çelik eğelerin, tornaların, levyelerin, rendelerin, taş kesimi ve şekillendirilmesinde kullanılan diğer aletlerin varlığıyla mümkün olabileceğini düşünmezler.

Darwinistler, tarihten günümüze gelen düzgün ve estetik taş kalıntılarının şekillendirilmesinde kullanılmış olan demir ve çelik malzemelerin günümüze kadar ulaşmamış olmasının, metalin zamanın etkisiyle nemli ve asitli ortamda okside olması nedeniyle son derece doğal olduğunu, yok olması çok daha zor olan taş parçalarının geride kalmasının da oldukça beklenen bir durum olduğunu düşünmezler.

Bronzu elde edebilmeyi bilen bir toplumun, öncelikle bakır, kalay, arsenik, çinko ve antimon gibi elementlerin kimya bilgisine sahip olmaları gerektiğini, bunları hangi derecelerde eriteceklerini bilmeleri ve bu maddeyi üretecek tüm altyapıya sahip olmaları gerektiğini, dolayısıyla böylesine üstün bir kimya bilgisine sahip bir toplumun kuşkusuz demirden haberinin olmadığını iddia etmenin oldukça mantıksız olacağını düşünmezler.

Darwinistler, Scientific American dergisinin 1852 yılında yayınlanan 5 Haziran tarihli sayısında haber verilen 100 bin yıllık metal kabın, çinko ve gümüşün kullanıldığı bir alaşımdan yapıldığını, üzerindeki ince işçilikteki çiçek buketlerinin, üzüm asması ve taç desenlerinin üstün bir sanat eseri olduğunu, bu kabı yapan kişilerin metal alaşımları yapan, metalleri işleyebilen gelişmiş bir kültür birikimine sahip insanlar olduklarını düşünmezler.

Darwinistler, bakır cevherinin metale dönüşümü için gerekli olan sıcaklığın 1084.5ºC olması gerektiğini, bu esnada ateşe hava akımı sağlayan bir cihaz ya da körük kullanılması gerektiğini, bakırla işlem yapan bir toplumun, bu ısının sağlanabileceği bir fırını inşa etmiş olması, ayrıca bu fırında lazım olacak pota, maşa gibi aletleri de yapmış olmasının gerekli olduğunu ve dolayısıyla geçmişte yaşamış bu derece kapsamlı bilgiye sahip olan kişilerin ilkel insanlar olamayacağını düşünmezler.

Darwinistler, arkeolojik bulgular neticesinde elde edilen 100 bin yıllık metal kap kalıntısı, 2.8 milyar yıllık metal küreler, 300 milyon yıllık olduğu tahmin edilen demir çömlek, 27 bin yıllık kil parçaları üzerinde bulunan tekstil kalıntıları, magnezyum, platinyum gibi Avrupa'da birkaç yüzyıl önce eritilmesi başarılan metallerin bin yıllık kalıntılardaki izleri gibi sayısız buluntunun, evrimcilerin iddia ettiği "ilk çağ dönemleri" aldatmacasını ortadan kaldırdığını düşünmezler.

Darwinistler, eski insanlara ait bulguların önemli bir kısmının, evrimci bilim adamları tarafından ya göz ardı edilmiş ya da müzelerin bodrumlarına saklanmış olduğunu, gerçek insanlık tarihi yerine, evrimcilerin hayal ürünü hikayelerinin, insanlık tarihi şeklinde toplumlara tanıtıldığını düşünmezler.

Darwinistler, "taş devri olarak iddia ettikleri" dönemlerde, beyin ameliyatları yapılmasının, "insanların sanatı bilmediklerini söyledikleri" dönemlere ait kazı alanlarında ise süs eşyaları ve boya hammaddeleri bulunmasının, insanın ilkel olduğu bir dönemin yaşanmadığına dair önemli birer delil olduğunu düşünmezler.

Darwinistler, arkeolojik bulguların gösterdiği gerçeğin, insanın var olduğu günden itibaren kültürel anlayışa sahip olduğu, bu anlayışta zaman zaman ilerlemeler, zaman zaman gerilemeler, keskin değişimler yaşanmış olmasının mümkün görüldüğü, ancak bunun, evrimsel bir süreç yaşandığı değil, kültürel bir gelişim ve değişim yaşandığı anlamına geldiğini düşünmezler.

Darwinistler, geçmiş insanların geride bıraktıkları arkeolojik izlerle, evrimcilere göre olması gereken anatomik ve biyolojik izlerin birbirleriyle tutarsızlığını, bu durumun Darwinizm'in bu konudaki iddialarını bir kez daha geçersiz kıldığını düşünmezler.